19 Eylül 2012 Çarşamba

Planet!

13 yorum
Asosyal günler geçiriyorum. Yazasım da gelmiyor. Okul yaklaştıkça uyuyasım artıyor.
Bir de kimse neredesin falan demiyor bana diye blogu da bıraktım resmen.
Şimdi de bari bir iki okuyanıma yazayım hem de durumlar çok birikmesin diye yazasım geldi.

Benim aşık olduğum bir cep telefonu vardı. Herkes iphone, galaxy vs derken çok gereksiz bir telefona aşık oldum. Neden? Tipi farklı. Tombul. Sevimli. Pek seçilmeyen. Dışlanmış.

Neyse günlerce her Teknosa, Media Markt ziyaretlerimizde ben bu telefonu taciz ettim. İnternette videolarını izleyip durdum. Zaten marka General Mobile. İki gıdım video var, hakkında hiçbir şey yok..

Böyle hızı falan da hoşuma gitti. Fiyatı da 799tl. Öyle bir zamanda aşık oldum ki kendisine, annem geçen sene aldırdığım sony ericsson xperia x10 mini pronun (hay senin uzun adına) taksidini yeni bitirmiş, babam yaz tatili diye ders ücreti alamıyor, annem babamdan borçları için yardım istiyor, babam etmiyor vs böyle durumlardayken aşık oldum.

Hiçbir şekilde alamazdık buna emindim. Annem beni isterken gördüğünde içi parçalanıyordu. Hatta sonradan itiraf etti, bir gece ekranda açık unutup uyumuşum. Onu görüp gidip ağlayarak uyumuş. Ben böyle hastalıklıyım işte. İstedim ya, sürekli araştırıp bakıyorum. Alana kadar rahat edemiyorum.

Bir gün yine Media Markt'ta karıştırıyorum telefonu, annem dayanamayıp çalışana sordu. Adamın da telefonu ondanmış cebinden çıkardı. "Pis ya" dedim adama gülerek resmen. Adam anlamadı tip tip baktı. Sonra dedi "Stoktakiler toplatılıyor bence bayramdan sonra gelin, ucuzlayacağını düşünüyorum." Ben de bayram boyu çıldıra çıldıra bekledim. Bir geldik yine 799.

Beni bastı bir sinir bir hüzün. Bir gece dedim ki "Anne ben ödesem?" Harçlığım 300 tl aylık. Bunun 70ini veririm takside ne var sanki diye düşündüm. 10 lira da saç maşası taksidim. Düz 100 lira vereyim sana dedim. Annemin aklına yattı.

Öbür sabah (cidden sabah) Teknosa'ya koştum. Bir baktık bir kartonumsu bir şey. Şöyle yazıyor "AKILLI TELEFONLARDA %40 İNDİRİM"

Beni aldı bir heyecan bir sevinç. Aaa dedim benim istediğim de akıllı. Adama "General Mobile Planet'ta da var mı bu indirim?" dedik. Adam (gerizekalı herif bi düzgün davran) : "O dünün indirimi." dedi ve gidip kartonu kaldırdı. Geri de gelmedi. Dününse almayacak mıyım Mr. Camış?

Ben tabi gaza gelmişim hiçbir şey beni durduramıyor. Aldım bunu ben. Mutlu mesut ödedik çıktık.

Öbür gün Media Markt'tayız. 30 Ağustos - 2 Eylül arası indirimi yapmış. Her şey ucuz. İstemediğim halde telefona bakasım geldi ve ne göreyim? 499TL! Yani bir tek indirim olmayan günde de telefonu ben almışım. Çok kötü oldum gözlerim bile doldu. Dedim artık giren girdi. Üzülme, kaderinde varmış. Bu da sana ders olsun bir dahakine beklemeyi bil dedim (Bilecek miyim? Hayır)

Teknolojik aletleri beğendiğimde, aşık da oluyorum. Nedenini bilmiyorum. Bir çok kız arkadaşım mağaza gezmek isterken, ben onları teknoloji mağazalarına sokuyorum. Cebimde para olsa neyse. Gezip bakıyorum belki bir şey beğenirim diye. Girmemem daha hayırlı vatana millete.

Telefonu ilk açtım android markette (google play olmuş adı) geziniyorum. Ücretsiz oyunları gezerken bir de ne göreyim?! Temple Run! Milletin iphone'una ipad'ine yanaşma nedenim. Bir neşeyle indirdim oynayıp duruyorum. Instagram da yoktu önceki telefonumda. Ya böyle bir mutluyum anlatamam. İnternete girmez oldum. Whatsapp aşağı, foursquare yukarı oynayıp duruyorum.

Ve yeni sorunum. Temple run arada kasıyor. Hem de telefonumda çok program yok. Hafıza kartımda 6 gb yer var. Tüm programlar hafıza kartında. Önbellek temizleyici gibi programlarla sürekli yer açıyorum.

Böyle oyun bir an hık hık oluyor bi bakıyorum suya düşmüşüm ağaca girmişim.

Telefonun Türkiye'de hiçbir aksesuarı yok. Pantech Pocket telefonunun taklidiymiş bu. Onun kılıflarına baktım ne kadar güzel :( Ama Türkiye'de yok işte..

Ha bir de ekran koruyucu film durumu var. İlk aldım o kutuyu açma zevkini yaşayamadan telefoncuya gittim. Koruyucu film taksın diye. Benim telefon telpa garantili. Adamlar telpa şubesi. Filmi yoktu ben ona göre kesip yapıştırırım dedi. Abartısız 45 dk bekledik. Bir baktım ki kenarlardan belli, kabarcık dolu bir film. Aldık gittik evde çıkarıp attım.

Geçen internette gezinirken bir baktım ekran koruyucu filmi çıkmış orjinal. Hemen aldım bugün geldi. Telefonu aldığım yerde bir gence yapıştırttık. Çok güzel yaptı sağolsun. Ona kurban olunur hatta.

Bir de telefon root edilmiyor. Her yöntemi denedim. Tüm forumlarda denileni yaptım. Yok arkadaş!

Root edince garantiden çıktığını bile bile hayvan gibi deniyorum. Unroot edince düzeliyor nasıl olsa. Ama zaten başaramadım. Tek istediğim ekran görüntüsünü kaydeden programdı.

Rootsuz kaydedenleri de yükledim (ücretliler ama internetten indirince ücretsiz oluyorlar) onlar da çizgi çizgi acayip kaydediyor herkes memnunken. Şans işte. Gerek yok hırpalamaya telefonu.

Şu an çok memnunum. Tek elle kullanılamayan ama her şeyinden memnun olduğum (temple run sorunu var bir de) bir telefonum var. Nazar boncuğu takacağım üstüne o derece seviyorum ve korkuyorum bir şey olur ona diye.

Ha bir de dedem bana "telefoncuu" demeye başladı. Hep elimde diye büyük ihtimalle gıcık oluyor.

Dedem Kore dizilerini çok sevdi. Bir konusu var, sevişme sahnesi yok, kendini izletiyor. Tam hacı dizisi. Türk dizilerinde daha çok sevişiyorlar.

Son olarak okul başlamak üzere.. Perşembe günü kayıt yenileme var. Cuma günü 10:00'da provaya çağırıyorlar. Okulun açılış konseri varmış. Sanırım İstiklal Marşı ve Anadolu Üniversitesi Marşı okuyacağız :(

Keşke başlamasa. Tatilim iğrenç geçti. Deniz yüzü görmedim. Havuz yüzü de görmedim. Banyo dışında hiçbir zevkim yoktu. Sadece uyumak istiyorum.

Hep uyumak.

Çok bunalım oldu.

http://www.befunky.com/create/ (Telefon fotoğrafıyla burada oynadım çok güzel siteymiş) :)

Müzik için TIK. (Bu aria'yı öneriyorum hem Türkçe, hem çok güzel)

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Fırında otlu tavuk

5 yorum

Malzemeler:

* 3 Şinitzellik Göğüs Eti
* Yarım Demet Maydanoz
* Yarım Demet Nane
* 1 Domates
* Tuz, karabiber
* Fırın poşeti
* Kürdan
* Yarım bardak su


Hazırlanışı:

Abla al sana pratik, rahat bir yemek tarifi. Önce yanında büyük bir kap al. Maydanozları ve naneyi minicik kes. Kaba at. Sonra tavukları ben parmak kalınlığında ve uzunluğunda kestim. Sen istersen küp küp de kesebilirsin şekilleri sana kalmış :) Onları da kaba at. Tuzu ve karabiberi üzerinde gezdir. İstersen kekik falan da atabilirsin ama ben atmadım. Sonra bunları vırç vırç diye elinde karıştır. Hepsini fırın poşetine dök.

Domatesi rendele ve Onu da fırın poşetine dök. Üzerine de yarım bardak suyu dök.

Poşetin ağzını sıkıca kapat. Fırın tepsisine yan yatır. Üstten kürdanla pıt pıt pıt pıt diye del. Fırına at. Benim pişirdiğim 180 derecede ağır ağır 1 saate yumuşacık oldu. Çok da lezzetliydi.

Yanına da patates püresi yapmıştım. Pilavla da iyi gider. Ay bak canım çekti anlatırken.

Afiyet olsuun!

Not: Yine fotoğraf bulamadım uygun. Bunu koyasım geldi.

7 Ağustos 2012 Salı

Memento Mimi

8 yorum
Memento mori'm beni mimlemiş. Çok da iyi etmiş!

Sorulardan korkuyorum. Bakalım neler düşüneceğim. Kendime şaşıyorum bazen mim yaparken. (Bu arada fotoğrafı ben çektim yanlış olmasın)


Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?


- İntihar ederim. Çaresi yoksa o bunalımla yaşayamam ben.


Fobileriniz , takıntılarınız var mı ? Varsa neler ?


- Fobilerim: Asansörde kalmak, boğulmak, yanmak, herhangi bir yerde kilitli kalmak, yüksek bir yerde oturmak, sahnede rezil olmak, düşmek, bacağımın veya kolumun kırılması özellikle ben yerde otururken birinin bacağıma bastığı düşüncesi, merdivenden düşmek (ve sürekli düştüğümü hayal ediyorum inerken), saçlarımın kesilmesi...

Takıntılarım: Aynı anda birkaç tadı ağzımda birleştirememek, banyo sonrası makyaj yapacaksam kafamda havlu varken yapmak (en son saçı yapıyorum nedense), uyurken zifiri karanlıkta uyumak...


Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?

- "Gerçekten hiç insan yok mu? O zaman niye ben varım lan?" diye düşünür, gerçekten kimse yoksa dükkanların camlarını kırıp istediğim elektronik aletlere sahip olup bir kaç gün onlarla geçirip (hatta belki yıllarımı bile geçiririm), dükkanlardan alıp alıp yiyip, en sonunda intihar ederim (intihara meyilli değilim çaresizsem yaparım diye düşünüyorum. Demesi kolay yani)


Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden ?

- Avusturya'dan başlarım sanırım. Ya da Barcelona'dan. Şimdi şöyle oluyor: Avusturya'yı müzikle ilgisi bol diye gezmek isterdim ama Barcelona'nın da tipini seviyorum. Bak bilemedim şimdi. Demek ki dünyayı dolaşacakken son anda karar vericem.


İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?

- O ne lan masalda mıyız? Yok öyle bir dünya. Öpmedim hamdolsun.


En son yaşadığınız küçük düşürücü , unutamadığınız olay ?

- Geçen sene hazırlıktaki ilk konserimde sahnede piyanisti gösterirken kolumu iki kere fıt fıt diye oynattığım için herkesin gülmesi. Unutamıyorum! Hatta videonun o kısmını kesip "Asrın hatası" diye kaydettim. "Çok şirindin!" falan deseler de unutamıyor insan. Utandım. Piyanist de bana bakmamıştı zaten. Notalarla uğraşıyormuş. Hocam demişti piyanisti de gösterin ona da alkış isteyin diye. O günden sonra bir daha piyanisti göstermedim.


Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ?

- Pantolon, külot, südyen dersem iğrençlik yapmış olacağım için cüzdan, telefon, mp3 player (gılahlığıynan etti mi sana 4?)


Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz ?

- Aha soruya bak! Asyalı taş bir adamla mutlu mesut biten herhangi bir film olabilir.


En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız ?

- Arkadaşlığımı bitirirdim! :) Ehehe o da eminim he deyip gidecek.


İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir?

- Çok güzel bulduğum kızların evlerine gider patır patır sıçışlarını izler mutlu olurdum. Ahaha!

Çok eğlendim ve niyeyse çok geyik bir anıma geldi Memento'm! Umarım güzel cevaplamışımdır :)

Mim müziği : TIK

2 Ağustos 2012 Perşembe

Feli'nin Kore'yle İmtihanı

14 yorum
Ne zamandır Kore dizi ve filmlerine takmış durumdayım. Bu nasıl başladı?

Her şey çekik gözlülere olan ilgimle başladı. Death Note ve Azumanga Daioh'u izledikten sonra (Tabi bunlar Japon) dedim şu çekiklerin filmlerine de el atayım.

Şimdi tamamen açık konuşayım. Arkadaşımla yan yana otururken gaza geldim ve "Asian hot man" yazıp arattım. Hemen ardından şu fotoğrafı buldum:


Fotoğrafı koyacaktım ama ayıp olurdu. Ben böyle bir kız değilim insanların gözünde :)

Sonra "OHA bu kim lan" diye başladığım cümlem, adamın Byung-hun Lee olduğunu öğrenmemle son buldu. Hemen araştırdım kimmiş neymiş. Bir baktım ki facebookta saygı duyduğum bir abimizin yıllarca profil fotoğrafı olarak kullandığı adam da buymuş. Oyuncuymuş ve A Bittersweet Life diye de filmi varmış. Imdb puanı da 7.8'miş. Ben durur muyum? Sömürdüm interneti.





Hatta şu fotoğrafı da bayağı bir telefonumda arka plan olarak kaldı. Filmi beğendim ama bu Koreliler filmlerin sonuna hiç önem vermiyor. Aslında bu güzel bir şey. Adamların hayatı gerçekçi. Sevdikleri ölüyor. Film mutsuz bitiyor. Ama alışmışsın mutlu sonlara. Bunlara da alışacağım umarım.


Ben bu adamı facebooka da koyup ehe möhe bayıldım vs yazınca, bu fotoğrafı koyan arkadaş başka filmler de önerdi. Ardından ablamın bir arkadaşı Kore dizileri izlediğini, bana da verebileceğini söyledi. Sevinçten öldüm o an. Ablam almak için evine gitmiş fakat MACbook olduğu için diske atamamış. Sadece 1 tane diziyi alabilmiş. Onu da mp3 playerına. Ama tüm listeyi bana mesaj olarak attı.

Bu dizilerin en cezbedici yönleri, 12 - 20 bölümde bitmeleri.


Dizi şuydu: Flower Boy Ramyun(Ramen) Shop




Evet biliyorum çok geri zekalı gözüküyor. Hatta ilk başlarda ben de zor alıştım. Çünkü bildiğiniz çizgi filmlerdeki ses efektleri falan vardı dizide. Bu dizileri izlerken karizmatik yanınızı bir kenara koymalısınız. Ergen psikolojinizi yanınıza alın ve onunla izleyin lütfen. Çünkü o zaman çok eğleneceksiniz.

Sonuç olarak diziye bayıldım. Bu benim diğer Kore filmlerine ve dizilerine de asıl başlangıcım oldu. Birincisi, kıza çok ısındım. Ama bu Kore'lilerin bir olayı daha var. "Doğru erkek değil kalbinin sesi" diye bir düşünceleri var. Mesela tam evlenilecek taş gibi adamı bırakıyor (bkz:soldaki), kendinden 6 yaş küçük, zengin, şımarık lise öğrencisini seçiyor. Bu yanlış seçimler de gerçekçi aslında. Hep iyi erkek kazanmıyor.


Bu bittiğinde, sırf şu soldaki aşık olduğum adam oynuyor diye, adamın oynadığı tüm filmleri indirdim. Bazılarının puanları 5'in altındaydı. Buna rağmen adamı görmek için indirdim. Bir filmde sadece 2 saniye gözüktü. Olsun film güzeldi (Windstruck) ve çok acayip bitmişti..

Taa yıllar yıllar önce ablamla My Sassy Girl'ü izlemiştim. İşte Windstruck'ın başrol oyuncusu olan kız, My Sassy Girl'ün de başrol oyuncusuydu ve sevdiği erkek ölüyordu. Filmin sonunda ölen çocuk "Bugün benim kadar iyi yürekli biriyle tanışacaksın" dedi ve kız My Sassy Girl'deki çocukla tanıştı. Yani o filmin başına bağlamışlar. Çok şaşırmıştım. Sadece aynı kız oynuyor modunda izlemiştim eheh.


Vee sırada şimdi izlediğim dizide. Beethoven Virus! Bu dizi sayesinde klasik müzik kültürünüz de aşırı gelişecek emin olun. Hem de her bölümü merak edeceksiniz. Hırs yapacaksınız. Belki ben opera okuyorum diyedir ama yoo yoo o hırsı herkes yapar diye düşünüyorum.

Maalesef bu dizinin başrolündeki kıza bir türlü alışamıyorum. Sevemedim! Sürekli taytın üstüne mini etek, elbise giymesi cabası. Ya seksi ol, ya hamdolsun. Bir de ota boka ağlama! Sevinince ağlıyorsun, üzülünce ağlıyorsun, konser sırasında ağlıyorsun.

Bu filmde de sanırım orkestra şefine aşık olacağım. Her ne kadar korkunç bir şef olsa da.. Rolünü ne kadar iyi yaptığı düşünüldüğünde çok seksi gelebiliyor. Ha bir de o saçları fili fili. O klasik müzik bilgisi. Oy oy! Karizmayı sarsmaması. Belki sarsar daha gelemedim o bölümlere.

Kesinlikle önerdiğim bir dizi kendisi. Bu arada sahnedeki kişi bayansa "Bravo!" diye bağırılmazmış. O erkekler içinmiş. "Bravi" denirmiş bayanlar için. Konserime gelirseniz aklınızda bulunsun :p Ben de dizide öğrendim, şimdi kim bravo dese takılırım ben o duruma sahnede.

İşte böyle geçiyor günlerim. Eskişehir'deki evimizde dedem, babam, annem, ben.. Akşama kadar bu dizileri izlemesem çıldırabilirdim evde. Bir de akşamları gezmesek çok zorlanırdım.

Bir de herkes İstanbul'da sıcaktan pişerken ben burada üşüyorum! Bildiğiniz gece camı kapatmazsam yatamıyorum. Donuyorum! Yaşasın Eskişehir!

Bu kadar klasik müzikten bahsettim ama koyacağım parça bildiğiniz İspanyol şarkısı. Ama n'apayım çok seviyorum bu ara bunu.



23 Temmuz 2012 Pazartesi

Mimoley

12 yorum
Memento'm ve Seymsomething'im beni mimlemişti. Ve ben 75 yıl sonra yazabiliyorum. Öncelikle bunun için özür dilerim ve mime başlarım.

Tek kelimeyle bu sevdiğim iki insanı anlatacakmışım. Ne zor bir mim bu ya! Tek kelimelik insan mı bu insanlar?! Sana soruyorum mim! :)

Yine de deneyelim bakalım. Iıııı..

Memento'm sen benim için tek kelimeyle "Zevkli"sin. Zevklerimiz çok uyuyor! (Burada kendimi de övmüşüm sanmayın yoo yoo! Bana göre zevkli hani aynı zevklerden dolayı.)

Seymsomething! Sen benim için "Sevinç"sin. Bloguna girdiğimde gördüğüm animeler, japonca yazılar.. Beni aşırı bir sevinç dalgasına sürüklüyor!

Sonuç olarak iyi ki varsınız! İyi ki sizi tanımışım! Sizi çok seviyorum!

Bu arada ben aşık oldum. Hem de Lee ki Woo'ya. Ahahah ciddi bir şey yapsam şaşarım. 1,89 boyuna, çekik gözüne kurban. Adam bir de müslümanmış iki saat güldüm. Adamın tüm filmlerini indiriyorum. Çok ergenim oley!

Mözük: TIK (A Bittersweet Life filminden aşık olduğum soundtrack)

1 Temmuz 2012 Pazar

Bu da Feli'den Kısa Kısa 1

21 yorum
Taa 12 Haziran'dan beri yazmamışım :O

Fotoğrafta soldan sağa: Ablam, babam, ben.

Mia'mın Mia'dan kısa kısa yazılarına özendim ve ben de yazıyorum. Çünkü her seferinde bir konu hakkında o kadar uzun yazamıyorum. Buradan Mia'ya teşekkür ediyor ve çaldığım için özür diliyorum. Eheh :)

^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Öncelikle ablamın ilk dilinin Arapça olduğundan bahsetmek istiyorum.

Ablam, annem ve babam, daha ablam minicikken görev gereği (öğretmenler bu arada) Hatay'da yaşıyorlarmış. Eskiden nasıl bir rahatlıksa, okulları yakın diye ablamı tek bırakıp derse giderlermiş. Annem arada gelir ablamı emzirirmiş. Bir de izlesin diye tv açarlarmış.

Sonra ablam anlamsızca konuşmaya başlamış. Sürekli bir şeyler diyormuş ama annem bebek dili gibi bir şey sanıyormuş. Bir gün bir komşuları gelmiş. Ablamla mutfakta muhabbet ederlerken annem mutfağa girmiş. "Ne konuşuyorsunuz bu kadar? Bu kız konuşamıyor ki!" demiş. Kadın da "Olur mu hiç? İki saattir Arapça konuşuyoruz." demiş kadın da. Meğer ablam "Sen niye hep bize geliyorsun?" , "Yoğurt nasıl yapılır?" gibi sorular soruyormuş kadına. Bunun da nedeni, ablamlar Hatay'ın Suriye sınırındaki bir yerde oldukları için, çeken tek tv kanalının Arapça olmasındanmış. Orada da susam sokağı gibi bir program varmış. Resmen Arapça öğrenmiş kız. Bir de sonradan unutturmasalarmış tvyi kapatıp. Şimdiye 4 dil biliyor olurdu. İki ana dili olurdu. :)

^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Bir gün de "Cebeees" diye ağlamaya başlamış. Annemler "Ceviz" diyor sanıp getirmişler ama ağlamayı kesmemiş. En son kapıyı göstermiş. Kapıyı bir kapatmışlar arkasında KARPUZ! Meğer canı karpuz istemiş onun Arapçası "Cebes"miş. Annemlerin paniğini yaşamak istemezdim.

^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Şimdi sıra bende. Ben küçükken sürekli balkonda yere oturup karınca yerdim arkadaşımla. Ağzıma atınca çıtır çıtır ses gelirdi. Tadı hiç yoktu. Neden böyle iğrençlikler yaptığımı bilmiyorum. Küçükken dediğim de bilinçliyim böyle ana sınıfı çağları olsa gerek. Biraz büyüdükten sonra da karıncaların popolarını peçeteyle sıkardım. Kahverengi bir şey yayılırdı peçeteye minicik. Sonra öldürmeden bırakırdım. Bu caniliğimi affedemiyorum. Şimdi yürürken bile yere bakıyorum ezmemek için. Karıncalara bir borcum var gibi. Örümcek olsa ezerim ama. Karıncaya bu sevgim. Suçluluk hissi. Karıncalar bir gün büyüyüp benim popomu peçeteyle sıkıp sakat bırakacakmış gibime geliyor.

^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Şu hayatta bana hiç güneş gözlüğü yakışmadı. Hem de hiç! Bazıları moral vermek için ben takınca "Ya oluyor işte niye öyle diyorsun?" gibi laflar ediyorlar ama yemezler. Belki çok güler yüzlüyüm, belki olayım gülünce gözlerimin küçülmesi diye yakıştırmıyorumdur. Gözlük bana bir ciddiyet veriyor. Gözlerimi saklamamalı kanımca. Bir de gözüme tam yapıştırınca ya, güldüğümde gözlük de yukarı kalkıyor yanaklardan. Geçen gün camı şeffaf bir gözlük yakıştı. Hemen aldım! Gözlük resmen Harry Potter gözlüğü. Ha diyorsanız ki "O gözlüklerin koyu camlıları var madem yakıştı onu al!". Yok o olmuyor işte. Zerrin Özer'e ya da körlere benziyorum o zaman.

^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Son olarak da şunu anlatmak istiyorum. Ben hep bekletildim! Nadiren bekletilmediğim oldu. Her buluşmada bekleyen ben oldum. 3 arkadaşım beni 1 saat bekletti. Her seferinde geldiklerinde çemkirmek, sonra evime dönmek istedim. Hep bir ısınma süreci yaşamam gerekti onlara karşı. 1 saat bekletildiğim bir gün hava soğuktu ve ben etekliydim. Başka bir gün de Taksim'de ve yalnızdım. Taksim'den çok korkarım. Olduğum yerde durmamak için yüz kere aşağı inip yukarı çıktım İstiklal Caddesi'nde. İlk 1 saat bekletildiğim gün de 4 tüp kan vermiştim hastane çıkışı bekletmişti kız. Kızın adını bile hatırlamıyorum ama Mia'yla tanıştığım yıldı. Dershanede aynı sınıftaydık üçümüz de. Ve Mia ona çok sinirlenmişti. Sonra Mia'yla aram ısınınca onu sattım. İyi ki de satmışım! Beni en az bekleten kişi de Mia'dır zaten. Rekorum 20 dakika falandır. O da en zor zamanda yani. Bir de ben buluşma yerine erken gideyim der bekletilirim. Bu sefer de ben geç kalayım derim. YİNE BEKLETİLİRİM! Kaderimde var. Bir gün gerçekten birini bekletmeyi düşünüyorum. Ama bildiğin o "Geldim!" diyecek, ben evden yeni çıkacağım ama "Az kaldı" deyip duracağım. Bunu ben de yapacağım! BEKLETMEYİN ARTIK BENİ! Beni bekletmeyen ilk kişiyle evlenebilirim. O derece.


^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^

Morrissey ve Antony and The Johnsons geliyormuş. O sırada Eskişehir'de olacağım. Hep konserlerine gitmek istemiştim! :(


^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^ ^_^


İlk "Kısa Kısa" yazımı beğenmeniz ve devamını getirmem dileğiyle.

12 Haziran 2012 Salı

Feli'den Nağmeler

4 yorum
Geçen pazar günü (3 Haziran) anneannem vefat etmiş. Maalesef aşıklar ayrılmış. Ben anneannemin vefat ettiğini ise 6 Haziran'da öğrendim. Final zamanım diye herkes benden saklamış. Annem de iyi ki vefat etmeden önce yanına gitmiş. Yalnız yaşamak zor olmadı ama bu haberi kaldırmak zor oldu.

Hala tamamen atlatabilmiş değilim. Parça parça ağlıyorum. Kendimi sıkıyorum, rahat bırak diyorlar ama yapamıyorum. Bir gün büyük bir patlama yaşayabilitem var.

Aşıkların en sevdiğim fotoğraflarını bloguma koymak istiyorum:


Bu arada anneannemi yormamak için tekerlekli sandalye almıştık kapıdan. Yoksa gayet sağlıklıydı..

Dedeme uzun ömür ve sağlık diliyorum. Umarım o hep böyle güler..

Bir de bugün piyano sınavıma çalışırken şu parçayı (Mozart'ın 40. senfonisi ilk bölüm) sizin için kaydettim. Maalesef ses ve görüntü kalitesi berbat ama ani karar olunca ani bir de çekim oldu.. Umarım seversiniz. Bir de videonun sonunda ellerimi kaldırmama çok güldüm. Oh be bitti dercesine. Zınk! Bye! 


                                      video

Finaller de bitmek üzere. İki tane kaldı. Hadi bakalım. Sonra 4 aylık bir tatil süreci başlıyor. Kara tatil gibi bir şey olacak sanırım. Önce İstanbul'a gideceğiz. Anneannemin ölümünün 40. gününden sonra tekrar Eskişehir'e geleceğiz ama bu sefer dedemle birlikte. Biraz burada kafasını dağıtır umarım.

Sizi seviyorum. Tüm sevdiklerinizin ömrü uzun olsun :)

27 Nisan 2012 Cuma

Odam!

28 yorum
Kibritçi kız için:

İşte odamın düzenlenmiş hali:


Burası müzik bölümü gibi bir bölüm. En üstte plaklar, ortada cdler, en altta filmler var :)





Bu da odam. Her şeyi puanlı alma çabam da ayrı bir konu.



Bugün de morhipo'dan bu nevresim takımını aldık. Siyah beyaz, odamla da uyumlu olur. Çok mutlu oldum.


İşte böyle. Odamı çok sevdim keşke okul hiç bitmese. Bu oda için İstanbul'a gidesim yok. İstanbul'daki odam minicik ve hiçbir şey sığmıyor. Dolabım bile sığmaz o derece.

Keşke bu evi İstanbul'a taşıyabilseydik :)

Bu arada okulla beraber Mersin'e gideceğiz sanırım. Tam belli değil ama korolar şenliği varmış orada birkaç parça söyleyeceğiz. Mersin'e de hiç gitmemiştim çok heyecanlıyım :)

Müzik de bu olsun (son birkaç günde 100 kere dinledim galiba) : TIK (


22 Nisan 2012 Pazar

Banyo!

18 yorum
Çarşamba günü taşınacak olan biz, ani bir kararla yarın taşınıyoruz!

Çok mutluyum! Çünkü babamın bonkörlüğü tuttu ve bana özel olan banyoma ne istesem aldı.
Korkup en ucuzunu seçiyorum, diyor ki "Beğendin mi ki onu? Beğendiğini alalım."

Şaka gibi. Sanki benim babam değil. Böyle yüzüne bakıyorum, sanki her an geçecekmiş o durum gibi "Uyanmadan alayım bari" modunda aldım attım arabaya.

Sevinçten ölebilirim. Ablam da IKEA'dan (oha reklam gibi kocaman yazışım) puanlı büyük yastık almıştı. Onu da boş kalan peteğin önüne yere koyacağım. Yerde oturup kışın sırt ısıtıp çay içmelik.

Fotoğrafını koyayım banyomun iki tane. Bu arada sanırım yazı için koyduğum fotoğraftaki duş perdesi de benimkinden :O Nasıl bir secret yaptıysam artık :)

Bu genel görünüm (Sağdaki kapaklı kutu kirli çamaşır için) : 



Bu da paspasım özellikle görünsün diye çektiğim fotoğraf :)


       


Bu da, yarın eşyaları konduktan sonra odaya benzeyecek olan boş odam. 



İşte böyle! Yarın yeni halinin de fotoğrafını çekerim. Ahaha yalnız odayı çekerken cama yansımışım duruşuma yüz gün gülebilirim galiba.

Keşke şu evi toparlama işlemleri olmasa. Şimdiden çok yorgunum ve sanırım sabahlayacağız :(

Sizi severim ve çok sevdiğim bir parçayı buraya koyarım!


15 Nisan 2012 Pazar

Taşınış Destanı

8 yorum
Eveet! Ne zamandır yazmıyordumm! Sizleri çok özledim!

Öncelikle, oturduğumuz evi satmıştı muhteşem ev sahibi. Ardından kızı vefat etti. Sanırım çok sinirlendik. Korkuncuz galiba. "5 yıl ev senindir. Ona iyi bak." modunda davranan biri sonradan evi satınca insan sinirleniyor haliyle.

Ne zamandır yeni ev arıyorduk. Bizim bir akrabamız da yeni eve taşınmıştı 1 yıl önce. Kocamandı ev bayılmıştık. 3 katlı apartman. Bodrumla beraber 4 daire vardı. Keşke biz de böyle büyük ve ucuz bir yer bulsak diye bekliyorduk. Öyle bir istedik ki, adam kiracılarla anlaşamayıp yüksek giriş katındakileri evden çıkardı. Yani tüm apartman adamın. Adam biraz sorunlu ama bizim akrabamız olan kişi adamı bodruma çekip tehdit ettiği için, adam bize karşı pamuk gibi.

Öncelikle evi gezmeye gittik. Ben yerdeki mermerde kırık bir yer gördüm. Oraya basıyordum ki beni gördü. "Ben yaptırırım onuuu" dedi. Evi boyattı. 375 liraya tuttuk. Depozito da almadı. 3+1 ayı gibi ev ve minibüse daha yakın. Ev o kadar büyük ki kocaman bir odam, ebeveyn banyom var. Hep hayalimde olduğu gibi!

Şimdi o banyoya puanlı duş perdesi aldık. Duşakabini olmaması gibi bir sorun var. Ama olsun yeter ki benim olsun. Hep o sevimli duş perdelerinde gözüm kalırdı. Aldım böyle beyaz üzerine puanları olan bir duş perdesi. Aha da şunu aldım : TIK


Şimdi de tam öyle deseni olan bir yastık istiyorum ama kocaman bir yastık. Bir de nevresim takımı. Kocaman yastığın amacı, oturmak için olması :) Yani kaloriferimin önü boş kalıyor, oraya yere koysam ne güzel olur diye düşünerek böyle istedim.

Anneannem ve dedem 1 aydır bizde kalıyor. Bu nedenle taşınmayı ertelemek zorundaydık çünkü doğal gazı açmaları 3 gün sürüyormuş. O sırada anneannem üşümemeli. 25 Nisanda taşınıyoruz sanırım.

Eskiden anneannem hep yaptığımız işlere kusur bulur, beğenmezdi. Beni hep sevmediğini düşünürdüm. Buraya gelmeden iki gece önce tansiyonu fırlamış ve hastaneye kaldırmışlar. Bir de geldi ki anneannem o günden sonra pamuk gibi olmuş. Hep ellerimi öpüyor, sevgi dolu  bakıyor, her yemeğimizi beğeniyor. O yüzden anneannemler kaldığı sürece gayet mutluyum. Hiç rahatsız olmuyorum. Hiç bir şey emretmiyor. Ben yine de ona bakıyorum ve çok hoşuma gidiyor. Neresi ağrısa internetten bakıp ona göre bitkiler içiriyorum, masajlar yapıyorum, banyo yaptırıyorum. Tam hayırlı torun oldum galiba. Ama insanın içi aşırı bir şekilde rahatlıyor.

Bir de dedem kadar aşık bir insan var mı acaba? Dedem şekeri dışında sağlıklı bir insandır. Boyu uzundur kilosu idealdir. Yürüyüşünü yapar vs. Ama anneannem hasta olunca ona da bir şeyler oluyor. Anneannem iyiyse o da iyi oluyor. Hep anneannemi övüyor, sürekli gözlerinin içine bakıyor. Her gece anneannemi tuvalete götürmek için uyanıyor (Anneannemin beyninde o gece bazı damarlar tıkanmış, bu yüzden çok unutkanlaşmış. Tuvaletin yerini hep unutup evin içinde dört dönüyor.), aşkım diyor, anneannem şarkı söyleyince "Kalbim duracak söyleme." diyor. Sürekli ona şarkı söyletmeye çalışıyor. O kadar tatlılar ki.

Bir de anneannem tansiyonu olduğu halde ağır ağır yemeklerden yemek istiyor. Canı çekiyor. Dedem de ona "Hamile" diyor çok gülüyorum. Dedemin komikliği ayrı bir olay.

Geçen gün de anneannemin yine bir yeri ağrıyor. Bir baktım dedem ayağa kalktı geri koltuğa düştü sonra tekrar kalktı. Meğer başı dönüyormuş sabahtan beri. Tansiyonuna baktık bir şeyi yok. Şekerine bakamadık ölçüm aletini unutmuştu. Ben de internete koşup şeker ölçüm cihazlarının fiyatına baktım. 19,25 arası değişiyordu. Koşarak eczaneye koştum. İşte "Şeker ölçüm cihazı var mı?" dedik, gayet kendimizden emin. Ekmek alıp çıkacak gibiyiz. Evet 50 lira, kan kartları da varmış o cihazların adını bilmiyorum onlarla beraber 79 lira. Oh yeah dedim ama verdim çünkü o an dedem iyi olsun istedim sadece. Zaten anneannem 100 lira vermişti bana onur belgesi için (bunu birazdan anlatacağım). Ondan ödedim. Sonra babamdan aldım hayvanca.

Eve geldik tabii dedem kızdı niye aldınız niye para harcadınız diye. Sonra bir ölçtü şekeri çıkmış. Yaa iyi ki almışız ayağına getirdik. Dedem de kabullendi durumu.

Sonra yine internetten şeker düşürme yollarına baktım dedemde uyguluyorum.

Onur belgesine gelince.. Okulda gezinirken arkadaşım dedi ki : Şu listeyi gördün umarım. Tabii ben yere baka baka okula girdiğim için panolardaki şeyleri hiç görmüyorum. Bir baktım onur belgesi almaya hak kazananlar içinde adım var. Şok olma destanları içinde belgemi aldım. Şöyle de bir tipi var:


İşte böyle.. Sınavlardan dolayı da pek giremiyorum bloguma. :( Ama sonunda bitti!

Şu an açıklanan notlarım :
İtalyanca : 100
Opera ve müzik tarihi : 100
Solfej : 100

Devamı da böyle gelse keşke. Hiç sekmese ama yok öyle bir dünya :)

Geçen gün listeye bakmamı isteyen arkadaşımın doğum gününü kutlamak için dışarı çıktık. İlk defa içki içmeye karar verdim. Gece de aynı arkadaşımda kalacağım için, geç dönebilecektim. Tekila içmeyi denedim. Çok eğlenceliydi. 3 tane içtim. Hiçbir etkisi olmaması üzdü beni ama sonradan normal halimden daha rahat davrandığımı farkettim. Çok güzeldi keşke hep öyle davransam. Şarkı söylüyordum (normalde hep utanırım), içimden geçeni söylüyordum. Kendini kısıtlamamak güzel şey. Kişiliği böyle olan insanlar var. Çok özeniyorum!

Bu arada bu videoya bayılıyorum. Neden bu kadar güldüm bilmesem de :


Her şeyi anlattım galiba. Yeni ev taşınırken internetim kesilecek doğal olarak, ama dönüşte gelişmeleri aktarırım. Herkes de benim hayatımdaki gelişmeleri merak ediyordu zaten hıhı.

Çok sıkıldım bu evden. Ayrıca zaten yine karınca basıyor her yeri. Gidiyoruz senden, rahatça pislen, lanetli ev. Numaran da 13'tü zaten!

Müzik de koyayım, neşemizi bulalım : Lalalalaaa

25 Mart 2012 Pazar

Ölüm

12 yorum
Şimdik şöyle başlıyorum yazıma. Perşembe günü koro hocamızla konuşurken "23-26 Mart arası Uranüs Dünya'ya yaklaştığı için çok kötü şeyler olacakmış. Kazalar, ölümler vs. Dikkat edin. Hele de Pazar günü kimse zorunda olmadıkça dışarı bile çıkmamalı." dedi. "İç sıkıntıları olacak" da demişti.

23'ünün akşamı Can Bonomo konseri vardı ve biz bilet almıştık. Önce o yüzden bir korktum. Çünkü hatırlarsanız 20 Haziran 2010'da Mia'yla MFÖ konserine gitmiş, dönüşte trafik kazası geçirmiştik. Yine böyle korkarken, gün çok güzel geçti. Konser bitti. Sağlam bir şekilde eve döndük.

ama...

Öbür gün neler olacağını düşünmemiştik. Bugünü atlattık diye rahatken, sabah anneannem annemi aramış, "İçimde bir sıkıntı var, Eskişehir'e gelmek istiyorum." demiş. Sonra annem de gelin demiş. Sonra ben ve arkadaşım, eczaneye gittik arkadaşım iğne vurulacaktı B12 vitamini eksikliğinden dolayı. Ama eczanede iğne vurmuyorlarmış geri döndük. Sonra anneme bir telefon geldi. Anneannemin dayısı kalp krizi geçirmiş, hastanedelermiş. Biliyorum şimdi "Oha anneannesinin dayısı" dersiniz ama Eskişehir'de yaşadığı için ve buradaki nadir akrabalarımızdan biri olduğu için sık sık görüşür evine giderdik. Yani çok yakınımızdı. 2 sene önce tanıdım sayılır onu. Çünkü İstanbul'a pek gelmiyordu.

Neyse apar topar hastaneye gittik ama ben normal gülüyorum, konuşuyorum. Gideceğim yerdeki insanları da öyle sanıyorum, geçici bir şey, iyi olacak sanıyorum. Gittiğimizde bir baktım herkesin yüzü asık. Bazıları ağlıyor. Oğullarından biri "Kurtaramayabilirlermiş. Damarı tıkalıymış, anjiyoya cevap vermemiş. Durumu kötüymüş." dedi. Ben de ortamın etkisinden mi, büyük dayıya olan sevgimden mi bilmem ağlamaya başladım. Ama hala iyi haberi de bekliyorum.

Ben "Daha ne kadar burada kalacağız? Acaba iyi olacak mı?" gibi düşünceler içindeyken, oğlu durumu sormaya gitti ve telefon geldi. Kurtaramamışlar. O anki şokumu anlatamam size. Aniden çok fena herkes ağlamaya başladı ve hastanede yürümeye başladık. Ben önceden hiç böyle bir ortamda bulunmadığımdan nereye gittiğimizi bilmiyordum. Bir yerde oturduk, neyi bekliyoruz bilmezken, soldaki kapıda bir yazı gördüm : Morg, otopsi yeri.

Yine çok acayip oldum. Torunu geldi. Aradıklarında kıza sadece "Tansiyonu çıkmış hastanedeyiz gel" demişlerdi. Kız 1km'lik yoldan gelene kadar vefat etmişti bile. Kız hiç ağlamıyordu ben de şaşkınlıkla ona bakarak ağlıyordum. Sonra birden patladı. Benim ağlamam iki katına çıktı. Annelerimiz ağlamayı bırakıp bizi teselli etmek için sarıldılar. Sonra dayıyı getirdiler.. Tüm akrabalar (annem ve ben hariç) morga girdiler. Ben bakamazdım, psikolojim daha fazla şeyi kaldıramazdı.

Sonra düşündüm. Hayat ne kadar acayip. Adamın bir sağlık sorunu bile yoktu, turp gibiyim der dururdu. Sabah kahvaltıda da çok iyiyken cami çıkışı kalp krizi geçirip yere yığıldı. Hem de hiç beklemezken.

Anneannemin sıkıntısı anlaşıldı. Yarın buraya geliyorlar. Umarım onlar sağlıklı olur hep!

E bu yazıya da müzik ve resim düşünemedim. Affedin blog arkadaşlarıı! Umarım bir dahaki yazım da çok neşeli olur.. Hatta sizi germemek için de bir küçük güleyim şuracığa ":)"

3 Mart 2012 Cumartesi

Rejim

14 yorum
Merhaba sevgili izleyiciler.

Yıllar sonra doktora gittim. Son zamanlarda hunharca yediğimi farkettim. Özellikle İstanbul'da sürekli arkadaşlarımla buluştukça dışarıda yiyip durdum. Sonra dedim böyle nereye kadar?

2 gün önce de okulumuzun içindeki Mavi Hastane'deki diyetisyene gittim. Çok tatlı bir kadındı. Her şeyi söyledim açıkça. 18 saat uyuma rekorum mu dersiniz, eti çok sevdiğimi mi dersiniz. Hepsini anlattım. Kadın da bana bir rejim yazdı.

Tabi kan tahlili de yaptırdık. Kolesterol AŞIRI yüksek çıkınca beni bir korku sardı. Şimdi çok güzel uyuyorum diyetime 3 gündür. Bu sefer bozacağımı sanmıyorum. Ölme korkusu ayrı bir olay.

Diyorum ben böyle diyete uymamışım yemişim yemişim, sonra damarlarım tıkanmış pat diye ölmüşüm. Öyle şeyler düşünmekten, hiç yolumdan şaşmıyorum, şaşamıyorum.

Öncelikle doktor, çok su içmediğim için günde zorunlu 6 bardak su önerdi. Sonra günde 1 saat yürüyüş, süt, bal, ayran, kepek ekmek, kuru kayısı, badem, et.. Rejimde zaten her şeyden var. Sürekli yiyorsun ama az az. Günü mutlu ve tok bitiriyorsun sürekli yediğin için. Sevdim bu diyeti. Yediğim şeyler brokoli falan olsa da doymuş olmanın mutluluğu var. Hem brokoli de çok güzelmiş.

Daha 3. günden süzülmeye başladım adeta. Kar altında yürüyüşümü de yaptım. Uykum da düzenli oldu. Düzensiz olan tek şey blog yazılarım. Bunun için de özür dilerim.

Boş zamanlarda da sürekli Leyla ile Mecnun izliyorum. O olmasa film izlerdim. O yüzden pek giremiyorum internete ama sürekli yorum var mı diye de bakıyorum (hiç olmuyor ama inatla bakıyorum)

Sizleri seviyorum. Gelişmeleri aktarmaya çalışırım. Umarım fit bir Feli'yle karşı karşıya kalırsınız.

Şarkı da şu olsun : TIKLA

5 Şubat 2012 Pazar

Yıllar sonra mim!

34 yorum
Francesca'm beni mimlemişş! Bunun mutluluğuyla anında mime başlıyorum!

1. Sence çok anlamlı bir söz?

"İntihara karar veren birinin espri anlayışı da körelir." - Chuck Palahniuk - Gösteri Peygamberi sf.267


2. Makyajında olmazsa olmazın?

Göz altı kapatıcısı.


3. Uyguladığın güzellik tüyosu nedir?

Belki güzel değilim? Nih nih. Arada bir Watsons'tan aldığım hazır maskelerden uyguluyorum (lavantalı, papatyalı, güllü), geceleri okyanus sabunuyla yüzümü yıkayıp mavi anemon çiçeği yağı sürüp uyuyorum. Böyle işte..


4. En sevdiğin içecek?

Eskiden kola idü. Şimdi papatya çayı ve powerade tropik meyve aromalı (cam sil).


5. Nefret ettiğin bir şey?

Telefonumun alarmı çalmadan yarım saat önce başka bir ses yüzünden uyanmak.


6. En çok sevdiğin iltifat?

Yüzün çok güzel ve çok kilo vermişsin. En azından mutlu edebilir.


7. Favori kitabın?

Hiç düşünmemiştim. Sanırım "Gösteri Peygamberi"


8. Sana görünüş olarak yakın bulduğun ünlü?

Ünlü olarak yok galiba düşündüm bulamadım. Anneme sordum o da bulamadı. Korkuncum galiba. Böyle Azeri kadınlara çok benziyorum. Aaaa uzun uğraşlar sonucu Etta James'e benzediğimi söyledi bir arkadaş ve cidden benzediğimi farkettim hahaha!


9. Herkesin beğendiği ama senin sevemediğin bir ürün?

Çikolata diyesim geldi.


10. Şu an en çok almak istediğin kozmetik ürünü?

The Balm ürünleri (sırf üzerindeki resimler için)


Teşekkürler Francesca'm!!

Mimlediklerim : memento mori, Heidi Glennis, Missbone.


Şarkı da bu olsun.





1 Şubat 2012 Çarşamba

Çocuk Sevgim (?) ve Rüyam

24 yorum
Öncelikle çocuklarla başlayalım. Ben çocukları hiç sevmem. Ne yaparsa yapsın (şirinlik anlamında) her an bir gıcıklık yapar, ağlar, bağırır diye hep korkarım. Ama aynı zamanda gülsünler diye hep şebeklik yaparım. Beni sevmezlerse bana pis pis konuşacaklarını düşünürüm. O yüzden beni çok severler.

Lütfen çocuğum olmasın diye düşündüğüm olur. Olacaksa sadece gülen bir çocuk istiyorum. Tipi de sadece Japon gibi olursa kabul edebilirim. Off belki onu bile çekemem.

Şimdi rüyama gelelim!

Tamam bu rüyayı görmeden önce yemek yediğimi kabul ediyorum. Hatta yedim, 15 dk sonra uyudum. Bildiğin tost, sarma falan yedim hunharca. Sonra uyudum ve şu rüyayı gördüm. Uyanınca aklımdayken hemen yazdım. O yazıyı aynen aktarıyorum:

Biz bir ailenin evinde kalıyoruz. Evde yatacak yer bulamayıp evin oğlunun yanına yatıyorum ama çok sevdiğim bir abi. Uyandığımda sağ şakağında kanlı bir delik görüyorum. Silahla vurmuşlar ben uyurken. Ya da ben uyurken o zaten vardı, ben görmemiştim.

O sırada annemler geliyor korkuyla anlatıyorum. Anneme hemen ailesini ara falan diyorum. Annem ararken ben tuvalete giriyorum. Tam çıkacakken banyoda yere bakıyorum yerde birazı ıslak birazı kuru boklar (dışkı falan yazacaktım ama durum buydu vallahi) var. Korkuyla annemlere gidip demin yoktu falan diyorum.

Babam bir dua yazıyor (Bu bölüme anlam veremedim papaz galiba) ben banyonun ışığını açacakken "Ölüler ışığı sevmez kapat çabuk sinirlendirme" diyor (Ölüler hakkında bu kadar bilgisi olduğunu bilmiyordum). Üçümüz tuvalete giriyoruz ki bokun üstü kağıt havluyla örtülmüş.

Ölüye bakmaya gidiyoruz tam normal yatıyor diye rahatlarken, biz içeri gidecekken ayağı oynuyor. Annemle ben görüp iyice korkuyoruz. Bu sırada ablam da içeride uyuyor ama uyumadan önce "Uyanamam galiba" falan gibi şeyler söylemiş diye ablamı kontrol etmeye gidiyoruz. Ama niyeyse ölmesini bekliyoruz. Bir gidiyoruz o da kıpırdıyor. Çok korkuyoruz "Abla" falan diyorum sessizce uyanır belki diye. Uyanıyor biz çığlık atıp ağlayarak ablama sarılıyoruz.

Sonra bir uyandım ki midem çok acayip olmuş. Of çok korkunç, hala korkuyorum galiba. Banyoya girerken yere bakıyorum ühü! Nasıl bir kafayla bu kadar şeyi kurdum, nasıl bir bilinçaltı acaba?

Not: Son günlerde hiç korku filmi izlemedim. Etkilendiğim bir şey yok yani.

Müzik de olsun bari : Tıkla! (Seni çok özledik Barış Abi!)

Hem konuya, hem günün anlam ve önemine uygun müzik bulduğum için çok şaşırdım :O


29 Ocak 2012 Pazar

Ajanda

18 yorum
Sürekli sevimli ve küçük bir ajanda arayıp, unutmamam gerekenleri not almak istemiştim. (Resimdeki gibi değişik bir şey) Sonunda geçenlerde siyah bir ajanda aldım. Ama fazlasıyla ciddi. Yani daha güzel yeni bir ajanda bulursam mutlu olabilirim. Böyle puanlı falan olsa.

İstanbul'a geldiğimden beri her şeyi yazdım. Pazartesi şununla buluş, Salı onunla buluş ve şunu şunu şunu al. Artık her şeyi unutacağımı düşündüğüm için yazıp duruyorum ve çok eğlenceli.

Geldikten bir gün sonra ablamla Kadıköy'de buluştuk. Sadece 3 saat görüp evimize geri döndük. İstanbul'dan nefret etme nedenim sadece şu ki, ablamı 3 saat görmeye gittik, neden tüm gün bitti? Çünkü o yol. Ah o yol ve kalabalık! Eskişehir'de bir günde tüm şehri gez, arkadaşına doy, sevdiğine doy. Bu nedir böyle?

Neyse ikinci gün gidip anneannemlerde oturduk tüm gün. Kuzene ipad2 alınmış. Aynı kuzende PSP, PS3, hayvani güçte bir laptop, odasında masaüstü bilgisayar da vardı ama bu da alınmış işte. Yaşı ise 15! (Hayıır hayır kıskanmıyorum hıhı)

Üçüncü gün kuaför, terzi, dayıma sürpriz doğum günü vs. diye hemen geçti.

Dördüncü gün Bakırköy'e gittik biraz gezip döndük.

Beşinci gün sonunda evde dinlendim. Oh be! Babamdan 50 lira da almışım onu da yazmışım.

Altıncı gün!! Sonunda bir arkadaşımı görüşüm. Miaaa! Mia ve bana yaptığı o güzel kutu! İçinde bir sürü hediye olan o kutu! İçindekileri çıkarıp kullanmaya bile kıyamıyorum. Paketleri bile duruyor kutuda (Parfüm hariç eheh) Bir de utanıyor az hediye var diyee! Ne tatlıı!!! Şimdiden özledim ve o gün yine bize yetmedi!!

Yedinci gün!! Aşırı eğlenceli ikinci gün benim için. Başka bir arkadaşım ve yeğeniyle buluştuk, tüm gün geyik yapıp gezdik. Masa hokeyi oynadık. Acayip bir alete binip beynimizi mahvettik. Ama çok eğlendim. Bu arada babam o hep istediğim termos bardaktan aldı. Mia'yla beraber aldığım bardak su geçirdi ve utandığım için babamı yolladım değiştirmesi için.

Sekizinci gün ablamla geçti, evimizin yakınındaki alışveriş merkezine gidip boş boş gezdik. Annem bana hediye olarak elbise almış, boyunu kısalttırmış. Tam bir sahne elbisesi. Çok sevindim görünce!! Akşam da dayımlar geldi. Dayımlar gittikten sonra ablamla "Midnight in Paris" filmini açtık, ama uykumuz geldi uyuduk (filmi önceden izlediğim için inatçılık etmedim.) Woody Allen'ın hayallerini seviyorum.

Dokuzuncu gün: Ablam biraz önce gitti. Şu an o günü yaşadığımı belli etmek istedim. Gitme diye sarılsam da etki etmedi. Yarın da lise arkadaşımla Taksim'e gidip, bana okulu kazandıran şan öğretmenime uğrayacağım! Huhhuu! Babadan bir 50 daha alınmalı (sömürüş destanı)

Salı günü de sanırım Kapalıçarşı'da kumaş arayacağız. Hadi bakalım!

"Şimdi bu kadar yazdın da bize ne!" derseniz haklısınız. Boynum kıldan ince. Ama işte ben de içimi dökeyim dedim be! Yapmayın be!

Şimdi gezeceğim yerlerde yeni bir ajanda aşkıyla dolanmalıyım ve beni bekleyen o güzel ajandayı bulmalıyım!

Müzik de şu olsun o zaman : Tıkla! (Yedinci gün buluştuğum arkadaşın da telefon melodisiydi. Çok güldümdü.)

Yazıyı 11:45'te bitirdim ama komşunun internetini kullandığımız için (babam burada böyle takılıyormuş biz yokken) internet gitti. Ancak bu saatte yayınlayabildim. Ühü!

15 Ocak 2012 Pazar

Feli'nin Piyano Kayıtları

10 yorum
Merhaba! Size piyano sınavında çalacağım, çalamayacağım her şeyi kaydettim.


Sınavın 1. aşaması :

Önce sol majör gam geçilir, arpej marpej yapılır aha böyle yapıyoruz biz : Şuradan.

Bu gamı gavurlar şöyle çalıyür. Ben de öyle çalıp kaydettim. Böylesi daha güzel keşke biz de sınavlarda böyle çalsak : Şuradan.


Sınavın 2. aşaması :

Tüm sınıfın çalması gereken zorunlu parça (Etüd) : Şuradan.


Sınavın 3. aşaması :

Herhangi bir Bach çalınacak (aha bunda bir ton yanlış bastım, sinirlenip hızlandım, yalan yanlış çaldım, küçümsemeyin a dostlar) : Şuradan.


Sınavın 4. aşaması :

Bu aşamada çok şükür bize bırakıyorlar parçayı. Bir tane serbest parça : Şuradan


Ve bitiyor. Geril geril geril, imzanı at çık. Bir de pedala çok bastın falan demiyorlar mı! Neyse sakin olmalıyım. Umarım Bach'ı normal çalabilirim sınavda.

Seviyore ben sizi. Bu arada googhan! Ukuleleni çok kıskandım!

7 Ocak 2012 Cumartesi

Feli Jo'nun Sesi 2

11 yorum
Dün yine konser verdik ve çok heyecanlıydım. Bir gün önceden 75 saat boyunca elbise aradık. Dolapta bir ton elbisem olduğu halde, siyah opak çorapla hiçbiri güzel olmadı. Ya elbise uzun, ya kolu kısa, ya boleroyla uymuyor; derken annemin tuniğini elbise olarak giydim ve çıktım. Sahnede ilk parçayı söylerken, arkadaşımı seyirciler arasında görünce, parça arasında kıza göz kırptım. Tüm salon kahkahalara boğuldu. Ben de kendimi alamayıp güldüm. Sonra pat diye parçaya girdim :)

Büyük bir heyecanla söylemeye çalıştığım parçayı şuradan dinleyebilirsiniz.

Parçanın sözleri:
Affanni del pensier, un sol momento datemi pace almen, e poi tornate. (Handel'in 3 lafı çevire çevire söyleyip, aria antiche yapması.)

Anlamı:
Ruhumdaki kaygılar
Bir anlığına
Huzur verin bana
Sonra yeniden geri gelin.

Bu arada pazartesi finaller başlıyor. Korku doluyum! Çok vahşi bir ödevin üstesinden gelmeye çalıştığım için bloga yazamıyordum. Ödev bitti, şimdi de finaller. Ayrıca yarın da 5 gün yağacak olan kar başlayacak. Karın yağmasını çok seviyorum ama annem beni okula arabayla bırakamayacağı için üzülüyorum. Sınav günü o soğukta dışarıda olmak korkunç.

Parçayı beğenmeniz dileğiyle.

Sizi çok özledim. Öperim.
 

Feli Jo Design by Insight © 2009